9 Aralık 2011 Cuma

Özlüyorum..

Yaklaşık 1 ay kadar önceki "Üniversitede İlk Ay" adlı yazımda genel olarak güzel şeylerden bahsetmiştim. Bu sefer de olumsuzluklardan söz etmek istiyorum.

Herşey o kadar da güzel yada yolunda değil tabi ki. Olması da imkansız zaten. Herşey muazzam olursa orada bir sorun var demektir. Hayatın kuralı budur negatif + pozitif = 0

Olumsuzluklar her ne kadar can sıksa da güzel şeyleri değerli kılan bir dengeleyici unsurdur aslında.

Her neyse lafı fazla uzatmadan üniversitede yaşadığım olumsuzluklara geleyim.

Özgürlük. Damarlarımda sonuna kadar hissettiğim duygu bu, özgürlük. Ama öyle kulağa ilk geldiğinde düşündürdüğü güzel şeylerin dışında bir sürü de kötü şeyler barındıran bir duygu bu. Bir kere artık birey olmanın gerektirdiği bazı sorumluluklarınızın bilincinde olmanız gerekiyor. Dünya ve siz varsınız artık. Başka hiç kimse yok. Dünyayla baş etmelisiniz. Yoksa ezilirsiniz.

Geleyim geleyim diyorum bir türlü gelemedim. Gerçi başlıkta yazmıştım. Şimdi derine ineyim.

Evet bazı şeyleri özlüyorum. Hem de çok. Ne kadar mı çok? Açtım kollarımı açabildiğim kadar. İşte bu kadar çok. Yada Kaf dağı kadar mı diyeyim? Yok yok sonsuzun karesi kadar. Şakası bir yana gerçekten özlediğim o kadar çok şey var ki. Hele bazıları, yeri hiç mi hiç doldurulamayan olgular.

Ailemi(özellikle annemi, hatta en çok annemi, annemi özledim işte), arkadaşlarımı ve neyse ve'sini boşver. O da bana kalsın.

Bazen düşünüyorum. Daha 18 yaşındayım. Ve muhtemel bir 50-60 yıllık ömür beni bekliyor. Ben bu hayatı tek başıma nasıl idame ettiricem? Tek başıma diyorum çünkü beni bir kez özgür bırakırsanız önünü alamazsınız. Kimseyi dinlemem onu çok iyi biliyorum. Hep kendi irademle kararlar alıp uygularım. 

Hadi kararları yoksayalım diyelim. Ya duygusal eksiklik. Bundan sonra yukarıda saydıklarımın hiçbirisi daima yanımda olamayacak. Her ne kadar yüzüm gülmeye devam etse de hep birşeyler eksik kalacak. Bu eksiklikleri nasıl tamamlıycaz? Ha? Sevgili mi? Karşılar mı dersiniz? Ben o konudan pek emin değilim çünkü. Nedense hiçbir sevgili hissi beni tam anlamıyla tatmin edemiyor.

Buradan sonra herşeyi tamamlayamasa da birçok konuda destek olabilecek tek şey gerçek bir dosttur bence. Gerçek bir dost insanın herşeyidir. Herşeyinizi paylaşır, her konuda yardım alabilirsiniz. Hiçbir zaman sizi yüz üstü bırakmaz. Her daim yanınızda olabilir. Ama dikkat edin gerçek bir dosttan bahsediyorum.

Peki bir insanın gerçek dostu kimdir biliyor musunuz? Kendisidir!


23 Kasım 2011 Çarşamba

Düşünmeyi Düşünmek

Birgün yine oturduk Olki, Tolki ve ben. Sohbet muhabbet falan yerinde. Bir süre sonra hepimiz çaylarımızdan birer yudum aldık ve ardından derin bir sessizlik oluştu. Baktım arkadaşlara hepsi ayrı bir aleme dalmış, düşünüyor. O an dedim ki kendi kendime "Uzun zamandır oturup da düşünmüyorsun Metin". O an anladım ki bunu derken bile aslında düşünüyordum.

Hayatın her anında çoğu zaman farkında bile olmadan düşünüyoruz. Zaten bizi diğer hayvanlardan ayıran özelliğimiz de bu. Düşünmek. Öyleyse kendimizi diğer insanlardan ayıran özelliğimiz de dolu şeyleri düşünmek olmalı.

Lütfen aklınızı boş şeyleri düşünmeye harcamayın, hep diğer insanların bir adım önüne geçmeyi hedefleyin.

1 Kasım 2011 Salı

Biraz Tebessüm

Herkes birşeylerin derdine düşmüş gülümsemeyi unutmuş halde. Hep bir koşuşturmaca.

Ne kadar stresli bir hayatınız olursa olsun bir tebessüm bu kadar zor olmamalı. Hatta olan bütün kötü şeylere inat gülmeli, mutlu olmalı insan. İşte o zaman gerçekten hayatın güzelliğinin farkına varır zaten.

Sevgilinden ayrıldın ağla, işten kovuldun üzül, sınavın kötü geçti hocaya söv. Herşey mi ters gider bi' insanın hayatında? Hayat birgün elbet güler yüzüne. Sırf bunu düşünerek bile "Bu kötü günler de nasılsa geçecek" diyerek mutlu olmalı insan.

Sevgilinden ayrıldın da sanki yenisi olmayacak. Ha pardon dünyanın en mükemmel insanı oydu değil mi? Çok iyi anlaşıyordunuz onunla? Yok işte öyle birşey. Ne o dünyanın en mükemmel insanıydı, ne de ilişkiniz çok iyi gidiyordu. Ondan daha iyisi mutlaka çıkacak karşına. Seni terk edecek karakterdeki bir insandan kurtulduğun için sevinmelisin aksine.

İşten atılınca hemen bir buhrana girmeler mantıklı insan işi mi? Başarı yakalamaya azmetmeli insan. Aksi durum eziklikten başka birşey değil. Kendisini geliştirmeye açık insan her türlü başarıyı yakalar ve kendini ispat eder. Otorite altından çıktığı için rahatlamak varken buhrana girmek niye?

Sınavı kötü geçen kişi zaten başarısızdır. Üzülecekse sınavın kötü geçmesine değil, kendi aptallığına üzülmeli. Aslında buna üzülmek bile vakit kaybı.

Yolunda gitmeyen birşey varsa onu düzeltmeye çalışmak gerek. Ağlayıp-sızlamak yada sayıp-sövmek hiçbir şeyin çözümü olamaz. Konu hakkında kritik yapıp düzeltmek adına gayret göstermek gerek. Oturup ağlayanın ayağına hiçbir şey geldiği görülmedi bugüne kadar. Başarıyı yakalamak adına her olumsuzluğa karşı inadına pozitif olmalı ve birşeyleri başarmak adına çabalamalı.

Bir tebessüm, teşekkür etmek, teşekküre karşı "rica ederim" demek yada iyi dileklerde bulunmak(kolay gelsin, iyi günler vs. gibi) zor olmamalı. Bunlar hem sizi hem karşı tarafı iyi hissettirecek ufak detaylar. Emin olun hayat kalitenizi arttıracaksınız. Bunların geri dönüşünü mutlaka alırsınız.

Lan resmen kişisel gelişim yazısı gibi oldu bu yazı. Hiç de sevmem aslında ama gerekiyordu böyle birşey. Somurtkan, kaba ve şikayetçi bir toplum olduk çıktık. En azından kendi çevremi etkileyip değiştirebilirsem ne mutlu bana.

Bol tebessümlü, kahkahalı günler.


O zaman ne diyoruz?; (:

 

16 Ekim 2011 Pazar

Üniversitede İlk Ay

Başlık biraz esir günlerindeki hatıra defteri başlığı gibi oldu ama durum çok farklı aslında. Esir değil özgürlük defterinin ilk anıları bunlar. Yalnız bu özgürlük türkiye koşullarındaki bir özgürlük olduğu için kelime anlamını tam olarak karşılamıyor diyebiliriz.

Masayı ders çalışmak dışında herşey için kullanıyoruz
Her yeni öğrenci gibi lise modunda başladım üniversitenin ilk günlerine. "İlk gün ders olmaz yeaa" diyerek gittiğim ilk derste hoca nefes almadan konu anlatmaya başladı. "Ağır ol şampiyon" diyesim gelmedi değil hani. Ama pasif olup etrafı izlemeyi yeğledim. Sonra bir baktım lisedeki konulardan bahsediyor adam. Dersten çıkınca kendi kendime düşünmeye başladım. Lisedeki konuları anlatacaklarsa ben bu kuruma gelmek için neden 365 gün 6 saat ders çalıştım? Sonra hemen kendi sorumun cevabını kendime verdim klasik bir cümleyle. "Uzaydan konu getirecek değiller ya." Gerçekten de öyle. Hele de biyoloji gibi bir bölümde farklı birşeyle karşılaşmanız 1. sınıfta imkansız.

Olayın vahimiyetini tam olarak aktarmak için Moleküler Biyoloji dersinde hocanın cümlesini yazıyorum: "Su ısıtıldığında buharlaşır, soğutulduğunda donar." Evet cümle aynen bu. Ve bu cümleyi 10 dakika boyunca açıkladı adam.

Kempılll Reyiz
3. haftaya geldik halen lisedeki saçma sapan konulardan bahsediyorlar. Sınavlarda çok eğlenicez(!) onun bilincindeyim ama dersler ciddi anlamda sıkıyor insanı. Özellikle 3-4 saatlik dersleri blok işleyen hocalar ders sonunda kendileri bile sıkıntıdan baygın düşecek potansiyele erişiyorlar. Güzel kardeşim sen de sıkılıyorsun ve yoruluyorsun biz de. Neden bunu yapıyosun? Sadomazo musun nesin?

Üniversiteden öğrendiğim ilk şey zamanı iyi kullanmak gerektiği. Zaman gerçekten çok önemli. Günler 25-26 saat olsa bile yetmeyecek şekilde tükeniyor. Zamandan tasarruf sağlamak için de kuyruklara kaynak yapmayı iyi bilmeniz gerek. Her yerde kuyruk var çünkü. Ve her kuyrukta en az 15 dakika bekliyorsunuz.

Yemekhane kuyruğu (Arkadaş çevrenizi mümkün olduğu kadar genişletmeli ve kuyrukta yanına gidip muhabbete girmelisiniz. Yoksa acıkmadan gelin, kuyrukta zaten acıkırsınız.)
Kart dolum kuyruğu (İstisnasız herkes yemek zamanı dolum yaptığı için yemek aralarında gitmek en iyisi.)
Otobüs kuyruğu (Bu kuyruk arkadaş markadaş dinlemez. Oturarak gitmek istiyorsanız gelen ilk otobüse binmeyi aklınızdan çıkarın ve telefonu açıp oynamaya başlayın.)
Banka kuyruğu (Eğer sıranızı beklerseniz en az 100 kişiyi kişi başı 1 dakikadan 1.5 saat beklersiniz. O yüzden gelmeyen birinin yerine kaynamanız en şahane çözüm.)
Fotokopi kuyruğu (Acelesi yoksa haftasonunda sakin sakin yapın derim. Aksi halde burda da 15 dakika kaybedersiniz.)
...

Bölümdeki antika
Ha, birde unutmadan belirteyim. Kuyruklarda sevişmeyin bre abazalar. Acayip sinir bozuyorsunuz. Her yerde istediğini yap kuyruklarda yapma. Yapma lan yapma işte.

Sıkıntılardan birisi de para sorunsalı. Canına yandığımın parası su gibi akıyor. Para istemek de sorun. Bankamatikte bekleyeceksin 3 kuruş çekmek için. Para yollanınca direk cebe girmiyor ki. En kolay çözüm harcamamak. Tasarruf nasıl yapılır diye bir ders varsa 2. dönem almayı düşünüyorum.

Bu saçma sapan basit sorunlar bir yana üniversite hayatı çok güzel gerçekten. Hele bir de Hacettepe Üniversitesi gibi bir üniversitede okuyor ve Beytepe Kampüsü gibi bir yerde yaşıyorsanız.

Hocalar zaten kendini kanıtlamış kaliteli insanlar. Onlardan kapacağınız sınırsız şey var. Onları geçtim öğrenciler de bilinçli kişiler. Karşılıklı paylaşımlarda öğrenebileceğiniz çok şey var yine. Geziler, konferanslar vs. derken hiçbir şey okumadan öğrenebileceğiniz tonla şey var. Ki, birde okursanız 4 yılda bambaşka birisi olarak çıkabilirsiniz.

Hani yıllar sonra gördüğünüz arkadaşınız "Aa çok değişmişsin" der ama siz fark edemezsiniz ya. Halbuki gerçekten hem zihinsel hem fiziksel bağlamda çok değişmişsinizdir ama bu değişim yavaş yavaş olduğu için kendiniz fark edemezsiniz. Ama bunu ben kendi kendime diyorum şu anda "Çok değiştin be oğlum. Önceden böyle miydin?"

23 Eylül 2011 Cuma

'Kadınlar Ceza Olarak Görülüyor' Saçmalığı

Çoğunuzun bildiği üzere TFF yeni aldığı kararla seyircisiz maç cezasını güncelledi. Artık seyircisiz maç cezası alan takımların maçına sadece kadınlar ve 12 yaşından küçük çocuklar alınacak. Bilmeyenler de öğrenmiş oldu böylelikle.

Bu uygulama dünyada bir ilk. Ve bence çok da güzel bir uygulama. Hatta diğer ülkeler tarafından örnek alınması gereken bir uygulama.

Ancak her zamanki gibi bu uygulamayı da beğenmeyen insanlar çıktı. Bilirsiniz memnuniyetsizliği marifet sanan insanlar vardır. Bunlarda takdir etme becerisi bulunmaz. Bu uygulamayı da aynı şekilde takdir etmeyip, beğenmediklerini söylediler. Bu bir genelleme değil tabi ki. Fakat beğenmeyenlerin çoğu bu gruptaki insanlar. Bunu da belirtmeden geçmek istemedim.

Beğenmeme sebepleri de "Kadınlar ceza olarak görülüyor" saçmalığı. Ah be dostum. Keşke seyircisiz maç cezasının asıl amacının taraftar mahrumiyeti değil de kulübe yapılan ekonomik darbe olduğunu idrak edebilseydin. Ve bu uygulamada da bu darbenin devam ettiğini farkına varabilseydin.

Neyse, alaycı üslubu bir kenara bırakıp derdimi izah edeyim. Bu uygulamada kadınlara yapılan pozitif bir ayrımcılık var sadece o kadar. Bütün kadınlar da bu uygulamadan son derece memnun. Bu safsatayı çıkartan büyük ihtimalle bir erkektir zaten. Bedava bilet imkanından yararlanamadıkları için çekememezlik yapıyorlar resmen.

Uygulamanın Getirdikleri;
  • Ceza alan kulüpler bu maçlardan gelir elde edemedikleri için hala ceza almış durumda. Ve bu hiçbir kulüp için azımsanacak seviyede bir kayıp değil.
  • Normal zamanlarda erkek egemenliğinden stadlara gidemeyen kadın taraftarlar artık çok rahat. Yılların biriktirdiği intakamı alıyorlar bizden resmen.
  • Sosyal hizmetler bünyesindeki çocuklar artık rahatça stadlara gidebilecek. Bu onlar için büyük bir mutluluk kaynağı. Bundan emin olabilirsiniz.(Bizzat tanıdığım için bu kadar net konuşuyorum. Tuttukları takımın maçlarına gitmeyi en koyu taraftardan daha çok istiyorlar.)
Velhasıl kelam uygulama bence şahane. Umarım eleştiriler yüzünden kaldırılmaz. Bu kadar övgü yeter. Son olarak ben de uygulamayla ilgili eleştirimi belirteyim. Bu maçlarda yayıncı kuruluş taraftar sesini biraz daha kısarsa muazzam olur. Kusura bakmayın hanımlar. Sesiniz çok tiz. Hele de 40-50 bin kişi olunca çekilmez oluyor. eheheh

21 Eylül 2011 Çarşamba

Yerli Diziler vs Yabancı Diziler

Her şey görecelidir belki ama kalite göreceli değildir. Çünkü kalitenin bazı belirleyici unsurları vardır. Diziler için bu unsurlar; Oyuncu kadrosu, yönetmen, senarist ve senaryo

Türk dizilerinde oyuncu kadrosu sınırlı. Belli bir portföy var. Bir kısır döngü içinde dönüp duruyorlar. İyi oyuncular dizi tekliflerini kabul etmiyor. Selçuk Yöntem, Çetin Tekindor gibi oyuncuları çok nadir görebiliyoruz. Yani ilk dersten kaldı Türk dizileri.

İkinci husus yönetmen. Bu konuda bir sıkıntımız yok. Kanallardan kaynaklanan bazı sıkıntılar var. Sahnelerin sakız gibi uzatılması vs. Bu dersten geçer not aldı diyebiliriz.

Senarist ve senaryo. Çok iyi senaristlerimiz var ancak ellerinden çıkan senaryolar hep aynı. Neden? Çünkü halk bunlara rağbet gösteriyor. Ya yasak veya imkansız aşk olacak yada kan gövdeyi götürecek. Ha bir de geri zekalı seviyesinde esprilerin olduğu bir durak olursa seyredilebilirsiniz. Bunlar bence tamamen kanalların tabuları. Ne zaman bu tabuları yıkacaklar yada yıkacaklar mı bilmiyorum. Ama artık izleyici gayet bilinçli, durakçılar hariç. Ve farklı şeyler görmek istiyor. Belki de böylesi hem senarist için kolay oluyor hem de kanal için. E, haklılar da bir yerde. Nasılsa böyle de rating'leri silip süpürüyorum neden kendimi zorlayayım?

Üç unsuru da birleştirdiğimizde kalite diye bir şeyden söz edemeyiz. Kanallar ne zaman ki eski film ve roman konularından vazgeçer ve zor işler peşinden koşar işte o zaman kalite gelir. Çünkü o zaman iyi oyuncuları ve yönetmenleri de görebiliriz. Tabi bir de süreleri kısaltmaları lazım. 100 dakika dizi mi olur? Film kadar uzun ama çizgi film kadar kalitesiz. Aklı başında bir insan izler mi böyle bir şeyi? Neden 100 dakikasını çöpe atsın ki? Sadece yakışıklı oyuncuların hayranı olan ergen kızlar katlanır bu eziyete.

Gelelim yabancı dizilere. İzlediğim bazı dizileri inceleyerek devam edeyim. Hem daha fazla ayrıntıya girmiş olurum böylelikle.

Modern Family (3. sezon, 21 Eylül 2011) imdb
Yabancı dizi diyorsun da ailecek izlenebilecek bir dizi yok ki hafız diyenler için Modern Family ile başlıyorum. 

Ayrıca izlediğiniz Türk dizileri pek bir ailecek izlenebilecek düzeyde tabi. Orası da ayrı bir mevzu. Sadece sağ üst köşede "Genel İzleyici" kitlesi yazıyor o kadar. Dizinin içi "Genelev Kitlesi" düzeyinde. 

Her neyse dizimize gelelim. Her bölümde sıradan bir geniş ailenin yaşayabileceği olaylar hafif absürtlük sosuyla işlenip izleyiciye bir mesaj veriliyor. Dizide bazı ara sahneler var. Bu ara sahnelerde oyuncular izleyiciyle birebir diyalog halinde. Bu diziye ayrı bir hava katmış. 38 ödül almış bu dizi yayınlandığı 2 sezonda da en iyi komedi dizisi seçildi. Az önce kaliteden söz ediyorduk sanırım değil mi? Alın size kalite işte.

Shameless (2. sezon, 8 Ocak 2012) imdb
Biraz da kötü çocuk olalım. Aşırı absürt olayların(bir babanın damadına kondom vermesi gibi) ve açık sahnelerin(bildiğin anadan üryan) olduğu bu diziyi önermemin sebebi yine kalite.

Alkolik ve sahtekar bir baba ve 6 çocuğunun yaşadıkları konu ediliyor bu dizide. Her bölümde ailenin yaşadığı bir zorluk konu edilse de çoğu zaman sizi güldürüyorlar. Ortalama 45 dakikalık bu diziyi izlerken bitmesine ne kadar kaldı diye hiç bakmıyorum. İlk dakikadan itibaren sizi sarıyor çünkü dizi. Yayınlandığı günden itibaren Amerika'da en yüksek rating'i almayı başaran bir diziden bahsediyorum size. Yukarıdaki gibi alın size kalite dememe gerek yok heralde.

Kaliteli bulduğum diğer yabancı diziler;
The Big Bang Theory (5. sezon, 22 Eylül 2011) imdb
Game of Thrones (2. sezon, 15 Nisan 2012) imdb
How I Met Your Mother (7. sezon, 19 Eylül 2011) imdb

------------------------------------------------------------------------------------------------------

Özet geçiyorum. Yerli diziler tü kaka. Yabancı diziler forever. 

9 Eylül 2011 Cuma

Üniversiteye Kayıt Maceram

Minimum 4 senemi geçireceğim kuruma , üniversiteme, Hacettepe'ye kayıt olmak için Çarşamba akşamı 22:30'da yollara düştüm. Asker yolcu eden bir kafile yüzünden¹ başları oldukça sıkıcı olan² bir yolculuğun sonunda saat 06:15'te Ankara'ya indik.

¹ Evet hala askere gitmek çok matah birşeymiş gibi kutlayan insanlar var.
² Adamlar otobüsü 100 km boyunca kontrol altında tuttular. 2de1 durdurmalar, sıkıştırmalar vs. Haliyle sıktı.

Aslında daha önce Ankara'ya gitmiştim. Ama çok küçükken gittiğim için çok az şey hatırlıyordum. Daha önce Ankara'ya hiç gitmedim sayabiliriz yani.

Uzun bir yolculuk geçirdiğim için haliyle acıkmıştım. Otogardan çıktım yemek yemek için doğru düzgün hiçbir yer yok. Olanlar da kapalı. Mahrumiyet bölgesinde gibi hissettim kendimi. Sonunda açık bir pastane buldum ve börekle kahvaltımı yaptım.

Saat 8'e yaklaşırken artık Beytepe'ye gitme vakti dedim kendi kendime ve yola koyuldum. Önce bir taksi şoförüne sordum. Aramızda aynen şöyle bir diyalog geçti;

Ben: Abicim, beytepe'ye nasıl gidebilirim?
Taksi şoförü: Atla götüreyim.
Ben: Yok abi otobüsle gidicem. Durağa nasıl gidebilirim?
Taksi şoförü: Atla götüreyim.
Ben: Abi sen tarif et ben giderim.
Taksi şoförü: Ters taraftasın şu anda. Atla yardımcı olucam ben sana.
Ben: Üst geçitten karşı yola mı geçeyim yani?
Taksi şoförü: (Sonunda pes eder) Evet üst geçitten karşıya geç. 200 metre kadar ilerle. Renault'un önünde binersin.
Ben: Sağol abi. İçses: Bir dahaki gelişimde binecem sana merak etme.

Zorlu bir diyalog sonunda pek yardımsever(!) taksici abiden yol tarifini aldım ve dediği yere gittim. 230 numarayı bekliyorum. Sürekli 517 geçiyor. Her gelen otobüste yerimden doğruluyorum, yok hayır bu da değil. 517'ler geliyor geliyor gidiyor. Binen de yok hiç. Kimse binmemesine rağmen neden bu kadar hat var anlamış değilim. Gerçi 230'a da birtek ben bindim. Durakta bekleyenler tren bekliyor olacak ki istedikleri bir türlü gelmiyor.

Bkz. Erasmus Öğrencisi
Uyduruk bir güvenlik kontrolünün ardından Hacettepe'nin Beytepe kampüsüne giriş yaptı otobüs. Yol boyunca Ankara'yı izleyen ben şimdi üniversiteyi hayran gözlerle izlemeye başladım. Bir yandan da gözlerim Yıldız Amfi'yi arıyor. Herkes teker teker indi. Ben hala göremedim Amfi'yi. Son grup inerken kız öğrenciyle aramda şöyle bir diyalog geçti;

Ben: Pardon, ben kayıt için geldim de Yıldız Amfi'ye nasıl gidebilirim acaba?
Kız öğrenci: Ben Türkçe ko-nu-şamıyorum.
Ben: (Saçma bir tebessümle) Ahh tamam. (Uykusuzluğun verdiği kabalık)
Erkek öğrenci: Gel dostum ben tarif ederim.

Koskoca otobüste erasmus öğrencisine yol tarifi sordum ya, tebrik ediyorum kendimi. Suç bende değil, Türk'e benzeyen erasmus öğrencisi kızda.

Neyse erkek arkadaş çok güzel tarif etti de elimle koymuş gibi buldum Amfi'yi. Ama çok erken gelmişim. Daha kapılar yeni açılmıştı. Ve birkaç öğrenci vardı sadece.

Ben de kayıta kadar kampüste biraz gezindim. 10 gibi geri döndüm. 1 buçuk saat önce bomboş olan Amfi tıklım tıklım olmuş. Hemen sıraya girdim. Tam vaktinde gelmiş olucam, geldiğim gibi yukarıdan çağırmaya başladılar bölümleri teker teker.

- Güzel Sanatlar bölümü gelsiiiin.

(4 saattir sokaklardayım. Bölüm falan dinlemem gelirim.) Çıktık yukarı. Gereksiz konuşmalar yaptılar ve bizi kayıt yerlerine yönlendirdiler. Kayıt o yapılan konuşmadan daha kısa sürdü diyebilirim. O kadar çok saçmaladılar ki anlatmak gereksiz. Kayıt sonrasında Hacettepe Üniversitesi torbası verdiler. O kadar çok döküman vericez ki bunları taşımak için bir torbaya ihtiyacınız olacak." mesajı mıydı o torba tam kestirebilmiş değilim. 

Yaptım kayıtımı, aldım öğrenci belgemi ve torbamı çıktım Amfi'den. Oh miss. Kafam rahat. Artık dönebilirim. Dönüş yolunda da bolca Ankara'yı izledim. İlk gelişimden bu yana oldukça gelişmiş. E, 11 sene geçti olsun o kadar. İstanbul kadar bayağılaşmamış ama bu çok önemli bir artı benim için. Tabi birkaç saatlik gözlemle söylediğim şeyler bunlar. Daha %1'ini görmüş değilim Ankara'nın. Zaman neler gösterir bilemem ama ilk izlenimlerim bunlar.


Tanıştığımıza memnun oldum, umarım iyi anlaşırız Ankara.

Facebook ve Diğerleri

Facebook artık öyle bir hal aldı ki internet sitelerinden bahsederken "Facebook ve Diğerleri" diye söz ettiğinizde kimse sizi yadırgamaz.

Facebook son yılların ve günümüzün kuşkusuz en çok kullanılan internet sitesi. İletişim, bilgi edinme, ilişki kurma ve daha birçok alanda bizleri doyurabiliyor.  Ancak son günlerde Facebook'ta yakındığım 2 şey var. Birisi yaş ortalamasının aşırı düşmesi, diğeri ise genç kızların Facebook'tan başka site yokmuş gibi davranması.

Yaş ortalaması yaz aylarıyla beraber oldukça düştü. Olric fırtınası, saçma sapan esprili durum güncellemeleri, spam videolar da beraberinde arttı. Zaten yüksek olmayan kalite yerlere düştü kısacası. Bunu engellemek için birşey yapabilir miyiz? Hayır. Sadece siteye girmeyip, bu saçmalıkları görmeyerek kendimizi kurtarabiliriz o kadar. 

Dikkat ederseniz hesap dondurmak yada silmekten bahsetmiyorum. Çünkü çok zorunda olunmadıkça bu tarz eylemler yapmak saçma. Her ne kadar seviye düşmüş olsa da bu bir dünya platformu. Birgün mutlaka işiniz düşecektir böylesine popüler bir mecraya.

Son verilere göre 30,534,780 kişiyle Facebook kullanımında dünya 4.'süyüz. Yaz aylarıyla birlikte 3-4 milyonluk büyük bir artış olmuş. Bu kitle az önce bahsettiğim junior kitle.

Ben şu anda buradayım bildirim güncellemelerinde en çok kullanılan mekanların listesi ise şöyle;

Atatürk Havalimanı 30,319 bildirim
Sabiha Gökçen Airport 23,323 bildirim
Bağdat Caddesi 14,910 bildirim
Taksim İstiklal Caddesi 12,063 bildirim
Asmalı Mescid 10,370 bildirim

İlk 2 popüler mekanın İstanbul'daki havalimanları olması ilginç. Bunların içeriği "İstanbul'a geldim." mi "İstanbul'dan gidiyorum." mu merak ediyorum açıkcası.

Bir diğer yakındığım konuya geleyim. Kızların neredeyse tamamının Facebook'tan başka site yokmuş gibi davranması.

Ülkemizde bilgisayarla ilgilenen kız popülasyonu zaten çok az. İlgili olan azınlık da son yıllarda Facebook ile oluştu. Bazı supersonic kızlarımızı tenzih ederek söylüyorum, bilgisayarın b'sinden çakmayan kızlar Facebook'ta ne var ne yok herşeyi en ince detayına kadar biliyorlar.

Bilgisayarı sadece internet için kullanan insanlar zaten acınası. Bir de interneti sadece Facebook için kullanan insanlar var ki işte onlar en vahim olanlar.

Özellikle 0.facebook.com sonrası kızlarımız daha bir haşırneşir oldular bu siteyle. Her anlarını durum güncellemeleriyle yazılı ve görsel olarak paylaşıp samimi olmayan diyaloglar içerisine girdiler. Amaçları bir dikkat çekme çabası mı yoksa fotoğraflarına arkadaşlarından daha fazla beğeni alarak bir üstünlük gösterme çabası mı henüz anlayabilmiş değilim. Her ikisi de olabilir belki.

Özetle Facebook önü alınamaz bir hızla büyümeye devam ediyor. Ne google plus ne de bir başkası onu tahtından indirebilecek gibi durmuyor.



7 Eylül 2011 Çarşamba

Günlük Hayatın Kişiliğe Etkimesi

Günlük hayat ve kişilik ne alaka? Nasıl bir bağ var? Dışarıdan bakıldığında saçma görülebilen ama kendimce çok mantıklı bir bağı var bu ikisinin. Birazdan açıklayacağım absürt örneklerle bu savı kabul ettirmeye çalışacağım.

Günlük hayatta yaptığımız herşey kişiliğimizin yansıması. Peki bazı yaptığımız şeyler de kişiliğimizi değiştirebilir mi? Neden olmasın. Tabi ki değiştirebilir.

Bunun en güçlü örneği oruç zaten. Sabırlı olmayı bize öğretiyor. Ancak benim söyleyeceklerim oruç gibi zorunlu faaliyetler değil. Zaten oruç da zorunlu olduğu için son yıllarda çoğu insan tarafından sadece tutulmak için tutuluyor. Bunun pozitif bir getirisi olduğunu düşünmüyorum. Sadece kendilerini aç bırakıyorlar. Tam olarak bir ibadet yapmış değiller. Herneyse konumuz bu değil.

Örneklere gelelim. Mesela acıktığınızı hissettiniz. Ve mutfaktan bir parça kek aldınız. Oturdunuz televizyon karşısına keyifle yemeye başladınız. Ancak yarısına geldiğinizde doydunuz ve keki geri bıraktınız. Böyle bir hareketin kişiliğinize yansıması hiçbir işi tamamlayamamak olarak yansıyacaktır. Tamamlayamayacağınız işe başlamamalısınız. Biteremeyeceğiniz keki almamalısınız. Tamam belki o keki dolaba koydunuz ve bozulmadı. Ancak hayatta hiçbir şeyi yarım bırakıp donduramazsınız. Hayat akıp gidiyor. Başladığınız her işi bitirmelisiniz ki başarıya ulaşabileseniz. Tabi bu kek meselesi birkaç kez yapılmış bir eylemse kişiliğinizden hiçbir şey götürmez. Önemli olan bunu alışkanlık haline getirip getirmediğiniz.

Bir diğer husus uyanmak. Diyelim ki gece yatarken alarmınızı 07:30'a kurdunuz. Girdiniz sıcak yatağınıza ve uyudunuz. Sabah alarm çaldığında o sıcacık yatağı terk etmek içinizden gelmedi ve 5 dakika daha deyip ertelediniz. O lanet olası 5 dakika çok çabuk geçti ve o rahatsız edici ses tekrar odada inlemeye başladı. Tabi ki siz bir 5 dakika daha ertelediniz. Doğrusu yaşamdan bir 5 dakika daha kaybettiniz. Gideceğiniz yere(okul, iş, buluşma vs.) 5 dakika daha geç kaldınız. Bu eylemi hergün yaparak gelenekselleştirirseniz ruhunuza tembelliği aşılamış olursunuz. 5 dakika daha uyumak size hiçbir şey kazandırmaz. Zinde olacağınızı düşünürsünüz ama daha uyuşuk olursunuz. Gideceğiniz yere geç kalmışsınızdır ve en önemlisi ruhunuza ve bedeninize artık tembel olmayı koşullamışsınızdır. Artık yaşamın her alanında 'amaaan sonra yaparım' moduna girmiş bulunursunuz. 'Hallederiz' veya 'bakarız'cı abi/ablalarımız arasında yerinizi almışsınızdır. Çok lazımdı ya aman ne iyi ettiniz.

Hayatı ertelemeyin arkadaşlar. Yaşayın. Ve herşeyi tam olarak yaşayın. Kesinlikle hiçbir şeyi yarım bırakmayın. 

5 Eylül 2011 Pazartesi

YGS - LYS

Bu sene zorlu bir sınav sürecinden geçtim. Geçen sene Ağustos'tan itibaren yoğun bir ders çalışma maratonuyla YGS ve LYS'ye hazırlandım.(hani şu muazzam sınavlar var ya onlar) Yoğun dediğime bakmayın. Aslında o kadar yoğun sayılmaz. Çünkü zaman oldu 1 ay hiç test çözmedim. Sadece eğlendim durdum. En nihayetinde şu anda Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Bölümünü kazanmış bulunuyorum. Ne ektiysem onu biçiyorum kısacası.

Bu yazıda bu yıl sınava hazırlanacak arkadaşlara bazı tavsiyelerde bulunacağım. Biraz da ÖSYM'ye laf çarpabilirim. Argo, küfür vs. öncesi son çıkış.

Arkadaşlar öncelikle klasik bir cümleyle başlayayım. Bugüne kadar lisans yapmak için herkes üniversite sınavlarına girdi. Ve herkes çalıştığı kadarını yapabildi. Şans faktörü falan hikaye. Ne kadar çok çalışırsan o kadar çok net yaparsın.

Muhtemelen şu sıralarda aşırı ders çalışma isteği var içinizde. Telaşlanmayın birkaç ay içerisinde geçecek o isteğiniz. İşte asıl önemli olan viraj burası. Herkesin isteği sönecek sadece sizin değil. Ama herkes tekrar adapte olamayacak sınava. Eğer siz tekrar adapte olabilirseniz işte bir adım öndesiniz.

Bu süreci çok ama çok iyi değerlendirmeye çalışın. Şu kadar soru çöz bu kadar saat ders çalış. Az uyu, yemek yeme, yersen de sıçma. Zaman kaybı bunlar vs. gibi saçmasapan laflara takılmayın.

Nokta atışı çalışma yapın. Neyi bilmiyorsanız ona çalışın. Bildiğiniz konudan 500 soru çözeceğinize bilmediğiniz konuya çalışıp 50 soru çözün daha faydalı olacaktır. Günde 4-5 saat konu tekrarı yapacağınıza 1-2 saat yeni konu çalışın daha faydalı olacaktır. Ancak öğrenemediğiniz konularda da ısrar etmeyin. Geçin. 1 konuya takılmayın. Öğrendiğiniz ama tam oturmamış konuları oturtmaya çalışın ona ayıracağınız çöp zaman yerine. Kısacası zamanınızı iyi kullanın.

Bu süreç içerisinde eğlenmek de çok önemli bir faktör. Eğlenmek sizin ders çalışma isteğinizi arttıracaktır. Tabi ki dozunda olmak şartıyla. Haftada 1 gün ideal örneğin. Ama o gün de hakkını verin. Hiçbir şeyi sınavdan sonra yaparım klişesiyle ertelemeyin. Bu eğlenme günlerinizde yapın bunları. Öyle arkadaşlarım vardı ki film izlemeyi bile sınavdan sonraya ertelediler. Ertelediler de n'oldu? ODTÜ'de falan okumuyorlar yani.


Son olarak bir önemli husus da kendinizi beklemeye hazırlayın. Bitmek bilmeyen bekleyişler. YGS'ye girersiniz. Onun sonucunu beklersiniz. LYS'ye girersiniz. Onun sonucunu beklersiniz. Tercih yaparsınız. Onun sonucunu beklersiniz. Yurt ve Burs başvurusu yaparsınız. Onun da sonucu beklersiniz. Beklersiniz de beklersiniz. Bu arada pek şahane kurum ÖSYM yaptığı saçmalıklarla beklentiniz esnasında ümitlerinizi parçalamaktadır. Başkanı çıkar ayrı saçmalar, YÖK'teki abisi çıkar ayrı saçmalar. Matbaa müdürü bile çıkar saçmalar. Ama korkmayın muhtemelen Ali Demir emeklilik vizesini alınca istifa edecektir. Bu onun saçmalamaması demek. O saçmalamayınca abisi de susar. O artık bize sataşmaya başlar.(üniversitelilere) Matbaa'yı da değiştireceğiz diyorlardı zaten. Ben onun da bir yalan olduğunu düşünüyorum gerçi. Ama değişmese bile o da susar. İçiniz rahat olsun bu saçmalamasyon konusunda yani.

Ha, bir de sınıavlardan sonra boşluğa düşeceksin, yine test çözmek isteyeceksin lafları var. Yalan. Şahsen ben öyle bir boşluğa düşmedim. Yada hep o boşluktaydım da farkında değildim.

Hepinize başarılar diliyorum. Bu yazıyı okuyup da Hacettepe'ye gelen arkadaşlar twitter'dan mention atarlarsa yardımcı olurum kendilerine.



4 Eylül 2011 Pazar

Yeni Yayın Dönemi

Merhaba,

Daha önce tanışmadık sanırım. Ben 93 İstanbul doğumlu, kendi kendine konuşmayı seven, farklı alanlarda garip projeleri olan bir gencim. Bu sayfada da bundan sonra bunları paylaşacağım.

Kendimle kavga ediyorum, gülüyorum, dalga geçiyorum, dertleşiyorum, tartışıyorum. Çok iyi anlaşıyoruz yani. Kısacası kendimi seviyorum. Buna megaloman mı deniyordu egoist mi? Narsist de olabilirim. Aslında isim bulmak zorunda değiliz. Kendimi seviyorum o kadar işte. Bu "sadece ben" "mükemmelim" yada "kendimden başkasını sevmiyorum" anlamına gelmiyor zaten.

Dipnot: Bundan önceki paylaştığım yazıları silmiyorum. Bundan sonra da o tarz yazılar paylaşabilirim. Bu yazı bir tür yeniden merhaba yazısı sadece. 

23 Ocak 2011 Pazar

Anladım


Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalın ayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..

Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini avucuma koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var, gel!'' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım.

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış.
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım.

Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş...
Anladım!

Can YÜCEL