15 Aralık 2012 Cumartesi

Taşındım



WordPress’e taşınmaya karar verdim ve taşındım. İlk kullandığım blog servisi burasıydı zaten. Son kullandığım da bu olacakmış gibi duruyor.
Merhaba WordPress.

12 Aralık 2012 Çarşamba

Saçmaladım


Bugün 1 dakikalığına intihar etmeyi düşündüm. İlk kez böyle bir istek geldi. Biran hiç geçmeyecek ve intihara kadar gidecek diye korkmadım değil.

Sonra hemen kendime gülüp kafamdan attım o saçmalığı. Siz de gülün diye de paylaşıyorum. 

İntihar edecek kadar ölmedik.

metindemirel.rar * metindemirel.zip * metindemirel.7z

10 Aralık 2012 Pazartesi

Kısa Kısa


Son yazımdan bu yana yazmayı düşündüğüm çok şey oldu. Büyük bir kısmını yine unuttum. O yüzden kısa kısa hatırladıklarımı yazacağım sadece.

---

Son yazımdaki o mal halim hala kısmen devam ediyor diyebiliriz. Hayatımı düzene sokma çabası içine girdim o yazıdan sonra. Uykumu, beslenmemi, ders çalışma programımı ve hatta dolabımı bile düzenledim. Tam gerçek anlamda bir düzene giriyorum derken kız arkadaşımla ayrıldık. Kırılma noktası oldu o olay resmen benim için. Kafamı hala toparlayabilmiş değilim. Ama en azından içimdeki o 'ölüm huzursuzluğu' geçti. Şimdi tekrardan düzene girme çabası içindeyim. Her şey eskisinden daha bok bir halde çünkü.

---

Çevremdeki çoğu insanla aynı kulvarda değiliz. Bu cümleyi bir kendini beğenmişlik emaresi olarak kurmuyorum kesinlikle. Demek istediğim amaçlarımızın farklılığı ve bu amaçlar üzerine gösterdiğimiz çaba şekilleri bazında. Ben daha farklı amaçlar için daha az çaba gösteriyorum diğer insanlara göre. En basitinden okul benim için çok değersiz. Sadece zorunda olduğum için okuyorum. Ama çoğunun hayatının merkezi olmuş halde. Ya da ben yarın için yaşamıyorum diyelim. Elbette kendimi geliştirmek gibi bir kaygım var. Ama sadece bunun için yarını düşünüyorum ben. Başka hiçbir şey için değil. Her gece kendime "Bugün kendin için ne yaptın?" sorusunu yöneltiyorum. Ha, cevabım oluyor mu? Çoğu zaman hayır. Ama en azından en doğru amacı edindiğimi düşünüyorum. 

Size boşluğunuzda sahte mutluluklar.

---

Son günlerde sosyal medyada dikkatimi çeken bir saçmalık var. Saçma sapan sözler yazıp altına isminin baş harfleriyle imza atmak gibi bir olay moda olmuş durumda. Kesinlikle bu konunun bilir kişisi değilim ama birkaç ders vermek istiyorum yine de buradan, tabi her ne kadar bunu yapanların hiç birisi bu yazıyı okumayacak olsalar da. Güzel kardeşlerim. Öncelikle yazdığınız şey size aitse altına imzanızı atmanıza hiç gerek yok. Zaten hesap sizin. Tam tersine kendi hesabınızdan başkasına ait bir sözü paylaştığınızda imzasını atmanız gerek. Bir diğer saçmalık da kendi sözlerinizi tırnak içine alarak paylaşmanız. Kendi yazdığınız sözlerde bir kısımı özel olarak belirtmek istediğinizde bunu kullanabilirsiniz sadece. O zaman da tırnak değil kesme işareti kullanılır genel olarak. Bu konuyu kendime bu kadar dert edinme sebebim bunu yapan adamların benim yaşımda olmaları ve birisi dışında hepsinin üniversite okuyor olması. Ben dil bilmeyen ve onu etkili kullanamayan adamların üniversite mezunu olmasını istemiyorum. Sonra o adamlar çıkıp akademisyen oluyor; ders notu, slayt vs. dağıtıyor öğrencilerine. Öğrencileri de yazdıklarını anlamak için yoğun çaba sarf ediyor. Evet, tam da burada kendimden bahsediyorum. Lanet olsun öyle akademisyene. Lanet olsun öyle ders notuna. 

Ha, bir de dahi anlamında olan de ayrı yazılır.

---

Bazı insanların küfüre karşı hassasiyetini çoğu zaman anlamlandıramıyorum. Gerektiği yerde o kelimeyi etmeden derdimi, halimi, vaziyeti başka nasıl açıklayabilirim? Başka nasıl deşarj olabilirim? Hatta öyle ki, "sevişme" kelimesine bile takılan insanlar var. Sevişmek lan. Kökü sevgi bir kere.

Bi' siktirin gidin lütfen.

---

Birkaç da bookmark paylaşayım;
http://livemocha.com/
http://www.wolframalpha.com/
http://society6.com/

Dinlemenizi tavsiye ettiklerim;
http://youtu.be/9Pes54J8PVw
http://youtu.be/gHJVrduZnfk
http://www.youtube.com/user/lindseystomp
http://www.youtube.com/artist/ben-harper

---

Son olarak bir anımdan bahsetmek istiyorum. Taksi dolmuş yaparak kampüse giderken aklımda kalan bir cümleyi aktaracağım. Taksideki kızlardan birisi "Biz öğrenciyiz, bizden para alma dua ederiz sana." tarzında bir cümle kurdu. Taksici hiç duraksamadan "Benim duaya ihtiyacım yok, başbakana edersiniz." dedi ve devam etti "Rektörünüz de kampüsteki 'Tek kitaplı insandan korkarım.' yazısını kaldırmış zaten. Ona da çok kırıldım." diyerek bitirdi. 

Bravo taksici abim. Büyüksün.

22 Kasım 2012 Perşembe

Dokunmadım - Koklamadım - Bilmiyorum


Uzun zamandır kafamı toparlayamıyorum. Düşünemiyorum. Göremiyorum. Fark edemiyorum. Ayırt edemiyorum. Özümseyemiyorum. Karar veremiyorum.

Şunlar, şunlar yapılacak diyorum. Daha onları yapmaya başlamadan listeye yeni şeyler ekliyorum. 

Uyuyamıyorum. Uyanamıyorum. Algılayamıyorum. Sevinemiyorum. Üzülemiyorum. Tepki veremiyorum.

Hiçbir derdim, üzüntüm, sıkıntım da olmamasına rağmen hiç yataktan çıkmak istemiyorum. Biraz zaman tanıyayım kendime belki öyle her şey yoluna girer diyorum. Ama daha da raydan çıkıyorum.

Son kararım, kafamı dinlemeye ve düzensizlikten bunaldığım için düzenli bir hayata ihtiyacım olduğu.

Belki de fazla abartıyorum ha? Peki neden abartıyorum? Abarmamım sebebine inelim doktor bey. 

— Evet, 3 yaşındayken menenjit geçirdim.

1 Kasım 2012 Perşembe

İkinci Bir Emre Kadar Kapalıyız


Bu zamana kadar en yakın arkadaşlarım hep kız olduğu için kapalıyım sanırım. Kızlarla her şeyi paylaşamıyor insan. Fazla detaycı oldukları için yoruyorlar bir süre sonra beni. Her şeyi ince düşünerek çözebileceklerini sanıyorlar. Lan zaten dert benim derdim. Senden daha etraflıca düşünüyorum. Yüzeysel bir yoruma, benim göremediklerimi söyleyecek birisine ihtiyacım var. 

Durum böyle olunca da anlatmamayı seçiyorum sorunlarımı. Boşversene anlatsam da bir şey değişmeyecek zaten. Gel sevişelim en iyisi. Kafamı dağıtırız belki.

Sanrı


Uyku problemi yaşıyorum son günlerde. Nedenini bildiğim bir sebepten dolayı huzursuzum. Sonu buradan kötü görünen bir hikayenin sonuç bölümündeyim. Yazarı ben olmadığım için kestiremiyorum ama başrolde ben olduğum için beğenmezsem oynamayabilirim yazılan o sonu.

Belki de daha az düşünmem gerekiyor. Belki de kendimle fazla baş başa kalmamam gerekiyor. Belki de o yoldan artık geçmemem gerekiyor.

Saksağan mı o uçan?

Neyse, Metin beni çağırıyor. Konuşmaya ihtiyacı var sanırım.

Hoşçakal-ın.
---

Yazmayacağım tabi ki buraya.

Melankolik olmanın çok basit bir şey olduğunu, 2 dakikada karalanabileceğini, asıl zor olanın mutlu olabilmek olduğunu göstermek istedim sadece. Şimdi o koca kıçınızı kaldırıp, bir kere olsun zoru başarın. Mutlu olun.

Huzurlu yarınlar.

Balsamik Soslu Muhtıra


Fazla hayatımdan bahseden bir insan olmadığım için hakkımda çok yorum yapan arkadaşım oldu. Şöylesin, böylesin, hebele, hübele. Bazıları beni çok iyi tasvir ederken bazısı yanına bile yaklaşamadı. Bu durum hoşuma gitmiyor değil ama özel de bir çaba sarf etmiyorum bunun için.

Farklı olayım, gizemli olayım gibi bir amacım hiçbir zaman olmadı. Ergenliğimi aşırı asosyal geçirmemden dolayı istemsiz bir gizem oluştu sanırım. Hani bana sorsanız gizemli birisi olduğumu da düşünmüyorum. Ama o kadar çok bu tarz yakıştırma alıyorum ki artık benimsedim diyebilirim. Zaten hep yaşıyorum bunu. Hani bir replikte diyor ya;

"İki insana birbirlerine aşık olduklarını söylersen, olurlar." 

O misal işte benimkisi de. Tek fark benim meselem sadece aşkla değil.

"Ibısın."

"Zıbısın."

Bir süre sonra kendi kendime "Gerçekten çok ıbıyım, zıbıyım." diyorum. Niye böyle oluyor lan? Acaba benim karakterim mi oturmadı hala? O oturduysa bile ayakta olan bir şeyler var kesin.

Her neyse. Birkaç anahtar veriyorum. Bundan sonra ona göre yakıştırmalar yapın da benim kafamda yeni soru işaretleri oluşturmayın kardeşler.

Düşünceli, duygusal, samimi, sınırlı, agresif, yalancı.

Ha bir de laubalilikten hiç haz etmem. Sakın karşımda gevşemeyin.

Saygılar.

26 Ekim 2012 Cuma

Günaydın


"Günaydın" lafını önceleri hiç sevmezdim. Gerçi şimdi de sabahları huysuz bir insan olduğum için pek de sevdiğim söylenemez ama en azından değerinin farkındayım.

Babam her sabah benim hiçbir zaman karşılık vermemiş olmama rağmen usanmadan "Günaydım oğlum" derdi. Ben de ya ters bakışlar atar ya da "Hıı" derdim. Sabahların hiçbir anlamı yoktu benim için. Hepsi birbirinin aynısı saçmasapan günler işte. Günaymışsa aymış. Bize ne? Niye birbirimize bunun haberini veriyoruz ki? 

Geç de olsa anlıyorum babamı. "Günaydın" sihirli bir sözcük benim için artık. Değerini çok iyi biliyorum. Sabahları alışverişini yaptığım her "Günaydın" enerji veriyor, mutlu hissettiriyor. Özellikle tanımadığım insanlarla yaptığımda ayrı bir mutlu oluyorum. Tanıdıklarımdan gelen tatlı bir tebessüm eşliğindeki "Günaydın"lar da çok mutlu ediyor. Hayat enerjimi arttırıyorlar. 

Diyeceğim o ki, "Günaydın"ları karşılıksız bırakmayın. Bir kelime etmek çok da zor olmasa gerek. Edin, ettirin, edişin.

Özür dilerim baba.

Eyvallah.

23 Ekim 2012 Salı

Siyah-Beyaz Rugan Ayakkabı


Ne yazacağıma karar vermeden başladım bu sefer yazmaya. Daha önce de birkaç kez yapmıştım gerçi bunu. Kafamda planlayarak yazdığım yazılar daha az görüntüleniyor zaten. Bakalım bu sefer de tutacak mı bu metod?

Aslında kafamda yazılacak birçok şey birikti son yazımdan bu yana. Ama bir kısmını unuttum, bir kısmını da unutmaya zorladım kendimi. Her şeyi de yazmamak, paylaşmamak gerekiyor. Dün bloglamak için aldığım bir notu gördüm. "Saygı duyulamayacak tercihler" yazıyordu. O zaman neyi düşünerek bunu not ettiğimi anımsayamadığım için bu konu hakkında da söyleyeceğim pek bir şeyim yok. Ama hoşuma gitti bu konu. Sanırım bundan sonra yanımda sürekli bir not defteri ve kalem taşımam gerek. Özellikle de yatakta ve sabah derslerinde.

Neyse gündemden bahsedeyim bari. Malumunuz bayram geliyor. Üniversitem bağladı tatili 10 güne. Cuma günü herkes gitti. Bense ders çalışmam gerektiği için dönmedim evime. Elle sayılabilecek kadar az kişi kaldık kampüste. Dışarı çıktığımda birkaç çift ve bohem gençten başka kimseyi görmüyorum. Çimler bile boş lan. Şaka gibi. Kampüsün ne kadar güzel olduğunu hep boşken fark ediyorum. Kimse yokken daha bir güzel burası. 36000 öğrenci var. Yani çoğunluğu 18-25 yaş arası 36000 genç. Ve en kötüsü 40000+ insan. Niye bunların insan olmasının kötü olduğunu söylememe gerek yok sanırım? Bana insan topluluğunun güzelleştirdiği bir şey gösterin size Ülker çikolatalı gofret vereyim.

Konumuz saçmalamaksa hiç durmadan yazarak 5 saatte kısa bir roman çıkartabilirim. O yüzden burada kesiyorum. Hepinize saygı duyulamayacak tercihler yapmak zorunda kalmayacağınız bir bayram diliyorum.

Teşekkürler.


21 Ekim 2012 Pazar

Karanlığa Vurulan Kilit


"Ailem çok uğraştı benim iyi bir eğitim alabilmem için. Bir sürü okula gittim. Sürekli taşınmalarımızın bir hediyesi. Önceleri okul bana iyi geldi. Öğretmenler bana ölümü unutturabiliyordu. Ama sadece birkaç yıl sürdü kürsüdekileri önemsemem. Sonra anlamamaya başladım okulu. Neden bir sınıfta toplanıp, bir kişinin dediklerini dinleyip not alıyoruz, diye düşündüm. Eğer bu soruyu sormasaydım çoktan uluslararası politika lisansımı tamamlamış olurdum. Midem bulanmasaydı kağıt ve kalemden, kitaplardan doktora bile yapardım. Bir zamanlar hayal ettiğim gibi bir devlet adamı olurdum. Ama benim her zaman için hatam çok soru sormam oldu. Bu huyum çok meraklı olmamdan değil, yanıtları bilemeyişimdendi. Bana yöneltilen sorulara yine sorularla yanıt verebiliyordum ancak. Süründüğüm üniversitelerde herkes heyecanla dört beş yıl sonrasını düşünerek anlatılanları dinlerken, ben amfinin sıralarına hikayeler yazdım evimin kapısının üst kilidinin anahtarıyla...

Terk ettim okulu. Belki hala bir yerlerde kayıtlarım duruyordur ve yoklama kağıtlarına "yok" yazılıyorumdur. Ve belki de benim için söylenecek en yerinde kelimedir. Ben yokum! En azından yokmuşum gibi dönsün dünya diye nefesimi bile tutmuştum bir zamanlar. Bendeki erken yükselişin ve daha hayatın yeni öğrenilmesi gereken yaşta bu noktaya varmış olmamın nedenini bilmiyorum. Belki de ben dünyadan daha hızlı döndüm. Hepsi bu. Gölgesinden hızlı silah çeken o çizgi film kahramanı gibi. Sonra son olduğuna inandığım bir hale geldim."
Kinyas ve Kayra - Hakan Günday

26 Eylül 2012 Çarşamba

En son kaça olur?

Tatil artık bitti sayılır. Haftaya okul başlıyor. Açıkçası tatil açısından bombok bir yaz geçirdim.

Ne zaman başladı?

Ne zaman bölündü?


Ne zaman tekrar başladı?


Ne zaman bitti?


Tatil boyunca ne yaptım?


Tatil amacına ulaştı mı?


Harbiden ne oldu lan bu yaz? Nasıl bir yazdı bu böyle? Her neyse işte. Geldi, geçti, bitti, gitti..

Yeni bir yıl. Yeni bir dönem. Yeni dersler. Yeni hocalar. Yeni arkadaşlıklar. Hatta belki yeni dostluklar. Yeni, yeni, yeni...

Bu yeniliklere ve eski dostluklara ulaşmak için biletimi almaya gittim bugün. İlk girdiğim firmanın elemanı telefonla konuşuyordu. Samimi bir görüşmeydi. Belli ki bir tanıdığı falan. Ankara'ya 35 liraya bilet sattı arkadaşımız. Görüşmesi bitince de bana döndü.

— Merhaba beyefendi nasıl yardımcı olabilirim?
— Ankara'ya biletleriniz ne kadar acaba?
— Hangi gün?
— Bilet fiyatınızı öğrenmek istiyorum ben?
— 45 lira.
— Tek fiyat mı?
— Size 40 yaparız.
— Peki, teşekkürler. İyi günler.

Tanıdıklarına indirim yapma demiyorum. Ama gözümün önünde indirim yapıyorsan, o indirimi bana da yapacaksın arkadaş. Aptal mıyım lan ben?

Neyse, gittim başka bir firmaya.

— Merhaba, buyurun?
— Ankara'ya biletleriniz ne kadar acaba?
— Hangi gün?

Bilet fiyatı sorduğumda gün soran 2. bir firma. Hemen bir bilet satma çabası falan. Hayır nedir yani? Çarşamba 35 lira da Perşembe 25 lira mı? Tabi ki bunları içimden söyleyip, konuşmaya devam ettim.

— Cumartesi.
— 45 lira.
— Tek fiyat mı?
— Size 40'tan yardımcı oluruz.
— Son fiyat 40 mı?
— Öğrenci misin?
— Evet.
— En son 35'e olur.
— Tamam.
— Satayım mı yani?
— Evet.

Tamam dedik işte. Daha ne tekrar-tekrar onay bekliyorsun? Call center mısın başıma?

Yok 45'ti, 40'tı derken 35'e kadar düşen firma yetkilisine ve onun gibi bütün satıcılara saygılarımı gönderiyorum. Normalde bir şeyin hakkı neyse o fiyatı vermekten yanayım. Ama bu pazarlık paylı satıcılar yüzünden pazarlık yapmak zorunda kalıyor insan.

Ne var yani direkt 35 desen. Ben de hiç pazarlık yapmadan alsam. Vakit kaybetmesek ne güzel?

Ama bunun sana gelişi zaten 30 lira değil mi?

Pardon.

23 Eylül 2012 Pazar

Zeplin

Bugün de huzursuz uyandım. Yatağımdan çıkabildiğimde yaptığım ilk iş hazırlanıp her zaman gittiğim parka gitmek oldu.

Hep mutsuz olduğum zamanlarda parka giderim ben. Orada oynayan çocukları izlemek iyi geliyor bana. Onlar güldükçe, eğleniyorum. Onlar koşturdukça, unutuyorum olumsuzluklarımı.

Her neyse, yaktım sigaramı kibritimle. Ardı ardına çektim dumanı içime. Daha sigaranın yarısına bile gelmeden başladım kendi kendime "şöyle yapıcam, böyle yapıcam" demeye. Bir ara salıncaktaki küçük kız çocuğuna takıldı gözlerim. Parmaklarımda bir sıcaklık hissetmeye başladım ardından. Sigara bitmiş. Her zamanki artistik atışımla, üstüne basmadan söndürdüm sigarayı. 

Kendi kendime gülmeye başladım içten içe. 5 dakika önceki "şöyle yapıcam, böyle yapıcam"larıma gülüyordum. Hiç birisini de yapacağım yok çünkü. Aslında yapılması gereken ama benim varoluşuma ters olan kararlar hepsi.

Benden 5-6 yaş kadar büyük birisi geldi, oturdu yanıma. Onun da neşesinin yerinde olmadığı anlaşılıyordu her halinden. Suratı asık, hareketleri yavaş, gözleri dalgın..

Bir süre sonra laf attım ortaya;

— Hayat ne kadar da boş, keşke hep çocuk kalsaydık değil mi birader?
(bana mı diyorsun der gibi bir bakış)
— Hep 5 yaşında kalıp, kendi kurallarını belirlediğin oyunların oyuncusu olmak istemez miydin sen de?
(dalgacı bir gülüşle) Haklısın.

Bir süre ikimiz de çocukları izledikten sonra nasıl girdiğini hatırlamadığım bir şekilde lafa atıldı. Önce karmaşık vatandaş felsefesi yaptı. Ardından kendi dertlerinden bahsetmeye başladı. Dinledim, dinledim, dinledim.. Aralarda onay bekleyen cümlelerini onayladım. Tavsiye isteyen cümlelerine kendimce tavsiyeler verdim. Umutlarımı, temennilerimi dile getirdim. Sonunda derin bir iç çekerek "yaa, işte öyle" dedi ve bitirdi konuşmasını. 

Sonra dinlediğim için teşekkür edip "hadi bana eyvallah" dedi ve gitti. Kaldım yine kendimle baş başa. Ah pardon. Çocuklarım var karşımda. İzlemeye başladım yine onları. Bir sigara daha içmek için paketten aldığım sigarayı yerleştirdim dudaklarımın arasına ve kibriti sürttüm pakete. Yanmadı. Başka bir kibrit daha alıp sürttüm pakete. Bu sefer yandı. Ama sigaraya götürene kadar rüzgar söndürdü bu kez de. İyi oluyordu böyle. Eğleniyordum. Vakit geçiyordu en azından. 

Yaa, işte öyle. Akşam oldu ve eve gittim. Duş güzel şey. Çıkmadan önce soğuk suyun altına girdiğin andaki nefes kesilmesi, orgazmla yarışır.

Hadi bana eyvallah.

3 Ağustos 2012 Cuma

Hastasından Doktorlarına Aşk Brifingi

"Terk, fark mıdır; terk etmek, fark etmek midir şuursuzca? Yahut, terk edilmek, fark edilmek midir aslında?...

...Hiçbir ağaç ormana katılmak için büyümez çünkü. Mesele, tek başına da işe yaradığının, işlediğinin bilincine varmaktır; bunun keyfiyle yaşayabilmektir. Aşk, ağaca tesadüfen konan kuştur; kuş, ağacı üzemez; üzmemelidir de. Eğer bir ağaç kendisine konup sonra da uçup giden bir kuş yüzünden acı çekiyorsa doğanın ayarlarıyla oynanmış demektir. Aşk, şansa bağlı temastır çünkü. Çünkü aşk, matematikteki 'teğet' konusunda ilk örnektir. Değip geçmektir. Dokunup kaybolmaktır. Cin gördüğü hissine kapılmaktır bir bakıma. Aşık olunandan bir eş yaratmaya kalkışmak, rüzgarı bir kutuya kapattığını iddia etmek kadar salakçadır. Kutuyu açar bakarsınız ki rüzgar yok. Oysa siz fırtınan göbeğinde kutuyu havaya kaldırmış ve aniden kapatmışsınızdır kapağını. Rüzgarı kutuda tutmak ne kadar mümkünse aşkı da gövdede muhafaza o kadar mümkündür. Rüzgar, taşı yalar, uzaklaşır..."
küçük iskender

24 Temmuz 2012 Salı

Kendimi Seviyorum

“Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum.”
Charles Bukowski

19 Temmuz 2012 Perşembe

Kavak Ağaçları

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Özgün Olun

Çevremdeki birbirinin aynılık son günlerde dikkatimi daha çok çekmeye başladı. Sebebi nedir bilmiyorum ama ara ara bu dalga geliyor. Yine o dalganın geldiği bir dönemdeyiz anlaşılan.

Aynı tarz kıyafetler giyinme, aynı tarz müzikler dinleme, aynı tarz cümleler kurma (hatta öyle ki, aynı argo sözcükleri kullanma), aynı ünlülere hayran olma... Aynı-aynı-aynı şeklinde liste uzayıp gidiyor. Söylediklerimin bir kısmı modadan dolayı olabilir. Ama modaya uyacaksın diye bir zorunluluk yok ki. Var da ben mi bilmiyorum yoksa? Ayrıca moda dediğin şey de insanları belli kalıplara sokmaya çalışan bir kapitalizm ürünü değil mi zaten? Bizim zihnimize güzel-şık kalıbı enjekte eden bir otorite değil mi? E, o zaman?


Anlamıyorum, anlayamıyorum, anlamak da istemiyorum ben bu insanlardaki bir başkasına yada bir ünlüye özenme merakını. 


Özgün olun, özenen değil özenilen olun.


Kendi modanız, kendi tarzınız olsun. Moda diye herkes gibi giyineceğinize kendinize yakışanı giyin. Çok dinleniyor yada izleniyor diye overrated şeyleri beğeneceğinize kendi zevkinize uygun kaliteli şeyleri takip edin. Her şeyden önemlisi kendi karakteriniz olsun. Çalıntı karakterlerle yaşamayın. 


Özetle bayağı değil, orijinal olun.